2017’de Bağımsız Türk Sinemasının Genel Görünümü

Bağımsız sinema uzun süredir Türkiye’de bir tür kimsesizler mezarlığına dönüşmüş durumda. Pastanın büyük bir bölümünü kendi arasında paylaşan on ya da yirmi filmi geride bıraktığımızda, tablo çok korkutucu gerçekten de…

 

Sinema Genel Müdürlüğü, Eurimages, televizyon, festival ve fon destekli filmlerin gişe rakamlarındaki düşüklük, sürekli yukarıya doğru bir seyir izleyen sinema sektöründe uzun süredir değişmeyen tek şey belki de… Bağımsızlarda bu yılın en çok izlenen filmi Genç Karl Marx (28.804) oldu. Yine yılın sürpriz yerli üretimlerinden Kedi (24.666), TME’nin dağıttığı Zer (22.631), Kurmaca Film’le birlikte vizyona giren Buğday (22.336) ve Oscar ödüllü Satıcı (21.726) filmleri de yılın en çok izlenen ana akımın dışında kalan yapımlarındandı. Saydığımız filmler içerisinde hiçbirinin bilet sayısı 30.000’i geçemedi. Bunların yanı sıra Eşik 73, Tarla 846, Toz 934 bilette kaldı. Yılın önemli bağımsız filmlerinden Karanlık Görev 805, Aki Kaurismaki’nin Umudun Öteki Yüzü 4.386, yılın en çok konuşulan filmlerinden Toni Erdmann ise 6.560 bilet sattı. Rakamlara bakıldığında ana akım sinema ile bağımsız sinema arasında yıllardan beri süregelen uçurumun aynı şekilde, hiçbir değişim göstermeden derinleşerek devam ettiğini gözlemliyoruz. Bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz Türkiye’de 2016/17 sezonunda vizyona giren 390 filmin en az 250’si bu durumda. Yani büyüme rakamlarıyla süslenen madalyonun öteki tarafına baktığımızda bir kriz ortamıyla karşı karşıyayız.

Devletten, televizyon kanallarından, festivallerden, fonlardan, bankalardan, eş dosttan alınan borçlarla yapılan yerli bağımsız filmler seyirciye ulaşamıyor; çoğu zaman bu filmler insanlar haberdar bile olmadan vizyondan kalkarak unutulup gitmeye terk ediliyor. Bağımsız sinema uzun süredir Türkiye’de bir tür kimsesizler mezarlığına dönüşmüş durumda. Pastanın büyük bir bölümünü kendi arasında paylaşan on ya da yirmi filmi geride bıraktığımızda, tablo çok korkutucu gerçekten de…

Türkiye’de bir sinema sektöründen hâlâ bahsetmemiz mümkün değil. Televizyon sektörü bunu gerçekleştirdi, bir sektör olabildi. İşler şu an için televizyonda sinemaya göre görece düzenli bir şekilde gidiyor. Belirli bir hedef kitle için farklı segmentlerde diziler çekiliyor, bunlar kâr ediyor ve firmalar üretimden gelen kâr ile yeni yatırımlar yapma imkânına kavuşuyor. Üretim, dağıtım, gösterim kanalları işlerlik kazanmış durumda. Üretimin yoğunlaşmasıyla birlikte belirli bir istihdam sağlanıyor; sektörde yeni yönetmenler, oyuncular, kurgucular ve set ekipleri yetiştiriliyor. Ancak sinemada bir sektörleşmeden bahsedemediğimiz için çarkların her biri ayrı bir sorun ve ayrı bir efor gerektiriyor. Yazıya gösterim sorunundan başladık ama bütün süreci daha iyi anlayabilmek için bir film çekeceğimizi düşünelim ve hayali bir örnek üzerinden meseleye daha bütünlüklü bakmaya çalışalım. İşlerin en başına geri dönelim.

Üretim: Destekler ve Fonlar

Yeni bir yönetmen adayıyız, elimizde bir hikâyemiz var ve bunu bir şekilde kendi imkânlarımızla senaryo haline getirdik diyelim. Filmin senaryosu bitti ve film kafamızda olduğundan heyecanla çekimleri gerçekleştirmeyi bekliyoruz. Ancak çekimlere başlamadan önce ufak bir sorunumuz var: Çekeceğimiz film için maddi desteğe ihtiyaç duyuyoruz. Önümüzde beş ana kapı var. İlki, Sinema Genel Müdürlüğü destekleri… Prosedürleri tamamladıktan sonra yapılan başvuruya olumlu bir geri dönüş alınırsa, bu destekle filminizin bütçesinin önemli bir kısmını karşılayabiliyorsunuz. Tabii ki bunun da çeşitli kriterleri var. Belli bir süre içerisinde filmi vizyonda göstermek, desteğin geri ödemesiz olması için belirli festivallerde filmi gösterebilmek vs… Liste kabarık. İkincisi Eurimages desteği. Bu destek ise tek başına alınmıyor. Bir ülke adına Eurimages’a başvuracaksanız, öncelikle kendi ülkenizden bir destek almış olmanız gerekiyor. Örneğin Sinema Genel Müdürlüğü, TRT ya da başka bir resmi kurumun desteğiyle birlikte Eurimages’a başvuruyorsunuz. Yani Eurimages, ilk kapı gibi birincil bir destek fonu değil. Üçüncüsü çeşitli yerli ve yabancı festival fonları… Bunun için İstanbul Film Festivali’ndeki Köprüde Buluşmalar, Antalya’daki Film Forum, Rotterdam’daki Hubert Bals vb. çokça yer mevcut. Dördüncüsü bir televizyon kanalı ortaklığı… Son zamanlarda yurt içinde de televizyonların bağımsız filmlere desteği artmaya başladı. Bu seçenek de filmlerin yapımı için önemli gelir kapılarından bir tanesi. Beşinci olarak da şimdilerde televizyondaki dizilerden gelir elde eden çeşitli yapım şirketleri de vergiden düşme babında ya da prestij kazanmak adına bağımsız filmlere çeşitli ölçeklerde destek sağlıyor. Fongogo.com sitesi üzerinden filme destek kampanyası açarak kitlesel fonlamaya dâhil olmak da alternatiflerden bir tanesi, ancak bu da tek başına filmin yapımı için değil, çoğunlukla destek için başvurulan yöntemlerden biri. Dolayısıyla bir sektörde bulunması gereken stüdyolar ve bağımsız yapımcılar olmadığı için film çekmek istiyorsanız, kapı kapı bütçe dilenmek ve pitching toplantılarına katılarak projenizi tabiri caizse insanlara pazarlamak zorundasınız. Bu noktada, projelerinizin geçmesi için “pazarlanabilir” niteliğinin en önemli şey olduğunu öğreniyorsunuz. Aldığınız fonlarla birlikte yurt dışından ortak yapımcılar da projenize dâhil oluyor ve ekip gittikçe uluslararası, büyük ve herkesin kendi açısından çeşitli hesaplamalar içerisine girdiği bir sürece dönüşüyor. Yeşilçam’daki gibi bir yapımcı size çıkıp al sana 5 milyon TL, bana Türkan Şoraylı ve Ediz Hunlu bir film çek demiyor. Artık o kadarıyla kurtaramıyorsunuz. Hayalinizi gerçekleştirmek için elinizi verdiğiniz fonlara kolunuzu kaptırıyorsunuz. Sinema Genel Müdürlüğü desteği, Eurimages, festival fonları ve diğer benzeri arayışlarla bütçe denkleştiriliyor, film tamamlanıyor. Sonrasında da filminizi tamamlamanın mutluluğunu yaşayamadan, gösterim ve para ödülleri için festivallere başvuru süreci başlıyor. İkinci bölüm, ilkinden daha stresli. Çünkü aldığınız desteklerin hem çeşitli görünürlük ve gösterim kriterleri var hem de filminizi yaparken illa ki çeşitli yerlere de borçlanıyorsunuz. Zor şartlar altında filminizi tamamladıktan sonra en azından filme yaptığınız masrafı karşılamak için festivallerin verdiği ödüllere ya da filminizi televizyon kanallarına satmaya muhtaçsınız ne yazık ki. Elbette her film için bunlar söz konusu değil, istisnaları ve daha farklı örnekleri de var. Ama genel olarak durum böyle. Sistematik bir yapının olmaması, sektörleşmenin gerçekleşmemesi yüzünden ortaya büyük bir cendere kuruluyor ve her sene onlarca yönetmen bu cendereden geçerek hayatta kalmaya çalışıyor.

Gösterim: Festivaller, Yarışmalar ve Ödüller

Hâl böyle olunca da yapısal bir sorun bir diğerinin başlangıcı haline geliyor. Birdenbire insanlar için gelir kapısına dönüşen festivaller alandaki boşluğu doldurmaya çalışıyor. Filmlerin gösterildiği, panayır ya da şenlik havasında geçtiğine inanılan ve sinema konuşulduğunu düşündüğümüz festivaller böylece farklı bir bağlam üzerinden varoluşlarını yeniden tanımlıyor. Böyle bir durumda doğal olarak yerli ve yabancı film festivalleri ve fonlar, sinemacıların sinema yapmaları için en önemli platformlar haline dönüşüyor. Festivallere artık kimse film izlemek, sinema üzerine konuşmak için değil; filmini pazarlamak, yapımcı ve destek bulmak amacıyla gidiyor. O açıdan festivallerin sektör olamamanın getirdiği yapısal sorunlardan nemalanarak amaçlarının dışına çıktığını, yeniden kendilerini tanımladıklarını söylemek mümkün. Bu durumda da festivalleri düzenleyenler ve film platformlarının başındaki seçici kişiler önem kazanıyor.

Son yıllarda sektörde yapımcılar ve yönetmenler kadar Ahmet Boyacıoğlu, Alin Taşçıyan, Elif Dağdeviren ve Zeynep Özbatur Atakan gibi isimleri de duyuyoruz. Bu isimler son dönem Türk sinemasının en kritik pozisyonlarında bulunuyor ve bu pozisyonlar, mevcut ilişkiler ağı bu kişileri şu an sinemamızın en önemli isimleri yapıyor. Çünkü çoğunlukla bahsettiğimiz insanlar özellikle de genç yönetmenlerin filmlerini yurt dışına taşıma, gösterimine önayak olma ve destek bulma aşamasında; yani filmlerin pazarlanmasında yardımcı oluyorlar. Çoğu zaman filmleri ilk izleyen kişiler olma ayrıcalığına sahipler. Onların önerileriyle genç yönetmen adayları sıklıkla filmlerini yeniden kurguluyor, “festivallere uygun” hâle getiriyorlar. Yapısal sorunlardan doğan boşluklar böylece sektörün çeşitli figürleri tarafından dolduruluyor. İşler, bu nedenle de kurumsal değil, kişisel ilişkiler üzerinden yürüyor. Festivaller ve ödüller üzerinden yapılan tartışmalar da yapısal sorunlar üzerinden değil, kişisel düzeyde kalıyor. Çünkü kişiler ve kişisel çıkarlar üzerinden ilerleyen bir yapı söz konusu.

Bu nedenle film festivalleri de yapıldıkları bölgeleri kalkındıran, o yörenin insanına hitap eden, sadece seyircilerle filmleri buluşturan ortak mekânlar olma özelliğinden çıkarak, filmlerin ve yönetmenlerin hayatlarını sürdürmeleri için zorunlu kaldıkları bir çeşit ayakta kalma mücadelesinin yaşandığı platformlara dönüşüyor. Dışarıdan bakıldığında bir şöleni andıran festivaller, içeriden bakıldığında son derece sert piyasa şartlarının işlediği, insanların birbirlerini tarttığı, iş ilişkilerinin kurulduğu, herkesin birbirine bir şeyler pazarladığı film marketleri andırıyor. Ödül törenlerinde de işin içinde filmleri yarışan yönetmenler için önemli sayılabilecek para ödülleri olduğu için jürilerin üzerine büyük bir sorumluluk yükleniyor. Çoğu zaman jüriler bu sorumlulukla yüzleşmemek ve sektördeki ilişkilerini bozmamak adına şeker dağıtır gibi festivalde yarışan neredeyse her filme bir ödül veriyorlar. Filmlere bakılmaksızın danışıklı dövüşler gerçekleştiriliyor ve bir anlamda biz festivallerde her şeyin önceden belirlendiği tiyatro gösterileri izliyoruz.

Sektör olamamanın getirdiği yapısal sorunlar beraberinde pek çok sorunu da silsile halinde getiriyor. Filmini yapıp vizyonda gösteremeyen yapımcı ve yönetmenler, çıkış yolu olarak festivalleri önemli birer gelir kapısı olarak görüyor. Festivaller de yeni ortaya çıkan ihtiyaçlar ve eğilimler çerçevesinde yönlerini değiştiriyorlar. Plan ve program olmadığında piyasa içerisindeki faktörler boşlukları doldurmaya, yanlışlar yeni yanlışlarla birlikte büyüyerek içinden çıkılması zor durumlara neden oluyor. Bu tablonun altında sıkışan filmlerin ise kalitesi, ne oldukları, içeriklerini anlatırken hangi biçimsel kaygılar taşıdıkları, gelenekle, toplumla ve insanla nasıl bir ilişki kurdukları hâliyle geri planda kalıyor. Ama bahsettiğimiz bu üretim ve gösterim şekillerinin değişmesi, yeni ihtiyaçlar ve eğilimler çerçevesinde yeni bir sinema dilinin de festivallerin etrafında üretildiğini görüyoruz.

Değişen Sinema Dili ve Festival Filmleri

Politik duruşu nedeniyle puan toplamaya çalışma, tabiri caizse “tribüne oynama” refleksi, senaryo ve anlatımın yetersiz geldiği noktalarda hikâyeyi mistifike etme çabaları, yolculuk üzerinden memleketi tanıtma durumu, tekdüze ezber planlar, açılar ve kurgularla güvenlikli sularda yüzme çabaları, aynı minimalist kalıpların tekrarlanması bu yıl da festivallerde izlediğimiz filmlerin büyük çoğunluğunda göze çarpan unsurlardı. Son yıllarda sadece festivallerde gördüğümüz ve bir şekilde bir festivalde ödül alan ama sonrasında kaybolup giden bu tür çalışmalar üzerinde uzlaşı sağlanmışçasına ezber bir sinema yapma pratiğinin de yayılmasına önayak oluyor. Bunalımdaki bir erkeğin uzaklara bakarak uzun uzun sigara içmesi ya da karakterin hiçbir detayını atlamayan hareketli el kamerası gibi en bildik, ezberlediğimiz klişeler yumağı anlatım biçimleri bu filmler aracılığıyla yeniden üretilerek sektöre yeni başlayanlar için de işin ABC’si haline geliyor. Oysa bahsettiğimiz unsurlar henüz emekleme aşamasında, kendi dilini oluşturmak yerine mevcut film çekme kabulleri üzerinden hareket etmeye çalışan yönetmenlerin yapacağı tarzda ezberler. Özellikle de ilk filmini çeken yönetmenlerin görsel dili kullanma anlamında çok daha donanımlı olmalarını beklemekte, bir sinema seyircisi olarak, sanıyorum çok da haksız sayılmayız. Yukarıda bahsettiğimiz tüm zorlu çabalar bir ticaret yapmak adına değil de sanatsal bir üretim için göze alınıyorsa, bir yönetmen adayının da bu anlamda görsel dile yatkınlığı olması gerekir. Hikâyesi kadar, hikâyesini nasıl anlatması gerektiği de üzerinde düşünülmesi, çeşitli cevaplar ve arayışlar içerisinde olunması gereken bir konu. Bu, sadece Türkiye’nin ve Türk sinemasının değil, dünyada da festival odaklı sinema üretiminin içerisinde bulunduğu bir çıkmaz. Bu tarz bir üretim tezgâhından destek alan yönetmenlerin neredeyse hepsi yazılı bir sözleşmeye imza atmışçasına aynı minimalist sinema üslubuna uygun, önceden tahmin edilebilir ve neredeyse matematiksel bir kesinlikte benzer bir sinema anlayışı geliştiriyorlar. Eskiden sinema akımları o akımlara dâhil olan ülkelerle anılırdı: Alman Ekspresyonizmi, Fransız Şiirsel Gerçekçiliği, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalgası, Çek Yeni Dalgası, İngiliz Özgür Sineması vb. Hepsinin kendine özgü dinamikleri, üslubu ve hikâye anlatma biçimi vardı. Ancak günümüzde neoliberal politikalara uygun düşecek şekilde uluslarüstü ve tüm dünyayı egemenliği altına alan vasat bir ortak minimalist sinema algısı yerleşmiş durumda.

Bağımsız Türk sinemasında filmlerin üretim şekilleri, gişe rakamları ve anlatım dilleri de uzun süredir bir tekdüzelik içerisinde ilerliyor. 1990’larda ortaya çıkan yeni yönetmen kuşağının 2000’lerde deyim yerindeyse yurt dışına çıkartma yapması, festivallerden önemli ödüllerle geri dönmesiyle başlayan yeni dönemde, ikinci ve üçüncü kuşak yönetmenler de hâlâ ilk kuşağın izinden gidiyor. Yeni bir şey denemek ve risk almak yerine, bir anlamda ustalarının izinden gitmeyi tercih ediyorlar. Belki de genç yönetmenlerin Fransız Yeni Dalgası’nda ve Alman Yeni Sineması’nda da benzerlerini gördüğümüz şekilde bir nevi kurucu yönetmenler kuşağıyla yüzleşmeleri gerekiyor. Değişen dünyayı, değişen insanı, değişen sinemayı ve değişen seyirciyi de göz önüne alarak yeni bir bakış, yeni bir ivmeye ihtiyaç duyuluyor.

Elbette, mevcut seyirci sayılarının, salon ve dağıtım alanında yaşanan tekelleşmenin nedeni filmlerin kendisi değil. Bunda çok fazla ve farklı dinamik var. Ama bu rakamlarda bu tarz ezber filmlerin ve önceden hesaplanmış, festival odaklı yapılan minimalist sinemanın da etkisini yadsıyamayız. Rakamlar bu durumun nedeni değil, sonuçları… Üretim ilişkisi ve sistemin genel işleyişi üzerinden sorunu genel hatlarıyla ele alırken, üretilen eserlerin içeriğini de bu sorgulamanın bir parçası yapmamız gerekiyor. Eksiklikler, yeni eksikliklere yol açarak geçici çözüm önerileriyle kapatılmaya, günü kurtaran çözümlerle geçiştirilmeye çalışılıyor ama bağımsız sinemanın içerisinde bulunduğu bu durum sürdürülebilir görünmüyor.

Barış Saydam

Kaynak:
www.tsa.org.tr

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*