‘Üst Akıl’a Karşı ‘Üst Gönül’: Hollywood’a Karşı Biz!

Son yılların en popüler kavramlarından biri, ‘üst akıl’…

Tam olarak ne ifade ediyor? İçini kim dolduruyor? Somut misallerine kimler vakıf?

Maalesef modern zamanın en anlamlı ifadelerinden biri hamasete kurban gidiyor. Komplo teorisi bile olamayacak gündelik polemiklerin altında eziliyor kavram.

‘Üst akıl’ kavramına hakkını vermeliyiz. Daha sahici ve elle tutulur yorumlara ihtiyacımız var.

Neredeyse son 100 yıldır üst akıl dediğimiz ifadenin hakkını veren en baştaki sektör Hollywood!

Evet, koskoca bir sektör Hollywood… Akılların aklı, gençliği, kitleleri, medyayı, onlarca sektörü yöneten, yönlendiren, kendi rengini veren güç!

 

Bir Amerikan pastası: Hollywood’u kim yaptı?

Hollywood’un somut olarak oluşma süreci 1927’ye dayandırılır. Stüdyo sistemi adamakıllı ortaya çıktıktan sonra dünyanın diğer ucundaki platolarda hayata geçirilen projeler, küresel köy olma yolundaki gezegenimizi hızla küçülttü.

İkinci Dünya Savaşı ise hem Hollywood, hem dünya sistemi, hem de üst akıl için kritik viraj olur. Malumunuz, savaş Eski Kıta’yı mahveder. Ciddi manada beyin göçü olur. Göçenlerin büyük bölümü sanatkârdır. Ve o döneme kadar ABD ile rekabette olan Avrupa Sineması’nın önemli icracıları…

Mesele bu kadar basit değil. İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın iyi sinemacılarının Hollywood’a gelmesi değil mevzu. Zihniyet transferi ve proje uygulama alanındaki sonsuz genişleme…

Ne demek mi istiyorum?

En sonda söyleyeceğimi söyleyip izah edeyim: Hollywood, ABD’yi aklama projesidir. Küresel manada ABD ise Siyonizm demektir. Haliyle, doğrusal bir mantıkla, Hollywood’un Siyonizmi aklama projesi olduğunu söyleyebiliriz…

Fazla hamasi, iddialı, garip, tarafgir, komplo teorisi gibi gelebilir. Hayata nereden baktığınıza ve sizi hayata kimin baktırdığına göre değişir.

 

Hollywood’dan Siyonizm’e giden yol

Öncelikle Hollywood’un şeceresinden başlayalım…

Malum, sinemanın doğumu 1895 olarak kabul edilir. Paris’teki ilk toplu gösterimin tarihidir bu. Öncesinde elbette sinemanın teknik aşamalarını barındıran kritik dönemler yaşanır. Ancak kaydedilen hareketli görüntünün beyaz perdede izleyici ile buluştuğu tarih 1895’tir. Bu tarihten Birinci Dünya Savaşı sonuçlanana kadar sinemanın iki merkezi vardır. Biri ABD, diğeri ise Fransa ağırlıklı Avrupa. Özellikle Fransız bilim adamları ve sinemacıları, yeni sanatın gelişimi noktasında ciddi tarihi adımlar atar. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa harabeye dönüp, ABD sonradan katılmasına rağmen galip tarafta yer alınca, sinemanın merkezi kaymaya başlar. İkinci Dünya Savaşı ise tuz-biber olur. Artık sinemanın merkezi kesin olarak ABD’dir.

Avrupa’da yaşanan savaşlar, Hitler’in Yahudilere uyguladığı kırım ve daha birçok sosyolojik ve toplumsal etken sonrası Yahudilerin ciddi kısmı dünyaya dağı(tı)lır. Filistin topraklarında başlayan işgal için binlercesi buraya gider, gönderilir. İsrail Devleti de “resmi olarak”,  kurulunca, Yahudiler için artık “anavatan retoriğinin kan çukuru” belli olur.

Yahudilerin geri kalanlarının ciddi kısmı ise ABD’nin yolunu tutar. Zaten daha 2-3 asırlık geçmişi olan bu yeni süper gücün içinde yer almak Yahudiler için kaçınılmazdır. Üstelik Avrupa’dan göçenlerin kurduğu ülke olan ABD, Yahudiler için yabancılık çekmeyecekleri bir yerdir.

Tarihi nüanslara bakılsa ABD’nin kuruluşu ve Yahudilerin göçebeliği noktasında yazılacak çok şey var. Fekat burayı daha fazla uzatmadan geçmek gerek.

Bu ahval ve şerait içinde Yahudilerin ABD’de varlık gösterdiği en önemli alanlar bilin bakalım hangileri? Dünyanın en saçma sorusu! Elbette paranın ve güç yönetiminin olduğu yer. Yani yeni ticaret alanları ve sinema…

Sinemanın hem ekonomik, hem de politik/sosyolojik gücünün farkına varan Yahudiler Hollywood’u yönetmek için gereken her şeyi yapar. Büyük stüdyolardan oluşan Hollywood’un kurucularından yürütücülerine çoğu Yahudi’dir.

Yahudi olmayanlar da zaten kurgulanan sistemin kodları doğrultusunda gönüllü Yahudi’dir.

Bu tarz meselelerde somut gitmek lazım gelir.

Misal…

Hollywood’un büyük stüdyolarının yöneticileri ve sahiplerinin kimliği…

Warner Bros. Başkanı Barry Meyer, CBS Corp. İcra Başkanı Leslie Moonves (amcası İsrail Başbakanlarından), News Corp. Yöneticisi Peter Chernin, Paramount Pictures Başkanı Brad Grey, Walt Disney Co. İcra Başkanı Robert Iger, Sony Pictures Başkanı Michael Lynton (Alman Yahudisi), MGM Başkanı Harry Sloan, NBC Universal İcra Başkanı Jeff Zucker… Hepsi Yahudi’dir…

Yöneticilerinin her dönem böylesine ağırlıklı olarak Yahudi olduğu ve gücü yönettiği bir yerde üst akıldan söz etmemek biraz akılsızlık olmaz mı?

Yine somuttan gidelim…

 

İşgal, terör ve katliamı aklamak için film mi yapmalı?

“Yahudi Soykırımı”, yakın tarihin en trajik verici sayfalarından biri. Evet, kabul. Hitler’in yediği halta dair birçok iddia olsa da bunu kabul edelim. Lakin mesele öyle bir hal aldı ki, sanki insanlık tarihi boyunca başka günah işlenmemiş, ferdi günahlarımızın kefareti olarak da Yahudilere karşılık sınırsız bir toleransla kuşanmalıyız. Zira bütün günahlarımızdan kurtuluşumuz, ırkçı Yahudiliğin (yani Siyonizm) sonsuz şımarıklığına sonsuz bir şekilde göz yummaktan geçiyor. Bu yüzden İsrail denen işgal yönetimi pervasızca soykırım yaparken, işgali genişletirken dünya ses etmez. Edemez. Çünkü Hollywood öyle arzu ediyor…

Artık Siyonist dememiz gereken bu pervasız, ahlaksız ve katil işgal yönetimini en kritik zamanlarda rahatlatan da elbette sinema olur. Hollywood filmleri düzenli olarak Yahudi Soykırımı meselesini ele alır ve her defasında devasa yapımları milyonlarca kişinin izlemesi sağlanır. Böylelikle, ebedi mağdur İsrail’e karşı ezeli bir mazur görme hali oluşur.

Taze örneklerden gidelim…

2017 yapımı Umut Bahçesi filminde İsrail işgal yönetiminin bayrağının sembolü de olan altı köşeli yıldız, hayatta kalma mücadelesi veren insanların sıcak, samimi ve vakur duruşlarının, ayrıca Yahudi olmamalarına rağmen bu insanlara yardım edenlerin erdemlerine simge olacak şekilde kullanıldı. Göstergebilim açısından da, sıradan görme biçimleri çerçevesinden de bakınca –biraz didaktik olsa da- bahsetmeye çalıştığım maksada ustalıklı şekilde hizmet ediyor. Konusu itibariyle dokunaklı bir hikayeye sahip film, İkinci Dünya Savaşı esnasında Polonya’nın başkenti Varşova’da yer alan Hayvanat Bahçesi’nde, Alman işgali sırasında Yahudileri saklayan bir ailenin hikayesi anlatılıyor. Tam da Kudüs’ün Osmanlı idaresinden çıkışının 100. yılında… Tam da İsrail işgalinin tanınmasının 50. yılında… Tam da Kudüs’ün Osmanlı idaresine girişinin 500. yılında…

Davut Yıldızı da denen bu altı köşeli yıldızın Müslümanlar için ne ifade etmesi gerektiği hususunu da geçelim. Bizi ilgilendiren, artık bu yıldızın İsrail işgal yönetiminin bayrağıyla özdeşleşmiş olması…

Bu simge, Hollywood’un en önemli yıldızlarından bazılarını barındıran bir filmde çılgıncasına kullanılıyor. Yani bizim buna inanmamız sağlanıyor…

Dönüp dönüp altını çizmek gerekir ki…

Zamane insanı sinemaya karşı savunmasız… Delicesine bir cengin içinde ipek kumaşlı elbiselerle giriyor ve kan revan içindeyken sinema aynasında kendimizi bembeyaz halde görüyoruz.

Bu savunmasızlık halinden kurtarılmamız için yapılması gerekenleri en sonra bırakıp Hollywood’a dönüyorum…

 

Patlat bi dünya savaşı, bir kadın bir de çocuk: Gelsin ödüller

Amerikan sinema sektörünün sıkıştığında başvurduğu kapılardan biridir Yahudi Soykırımı. Hikayeye ya da ödüle sıkışan yapımcı patlatır bir İkinci Dünya Savaşı filmi, içine kadın ve çocuk da koydu mu tamamdır. Ödül vermeyeni şeytan diye taşlarlar.

Bir Hollywood yıldızı olsanız, önünüze Yahudi Soykırımı ile alakalı bir senaryo gelse ne yaparsınız? Gayet basit… Yapımcı eften püften değilse, daha sinopsisi bile okumadan Oscar töreni öncesinde kırmızı halıda göreceği alakayı, sahneye çıkma ihtimalini ve “senaryoyu okur okumaz kabul ettim, çünkü bu insanlık trajedisi…” şeklinde hayat bulan tarihin en klasik cümlesini düşünmeye başlarsınız.

Neden?

Bu da soru mu?

Reddedersen halin nice olur! Başka iş alamazsın, lobilere gelirsin!

Lobi demişken…

Dünyanın en etkili lobisinin Yahudi olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu lobilerin Hollywood’da sürekli pasta kestiğini de tahmin edersiniz. Yahudileri kızdıracak bir şey yapılırsa başınıza ne gelir?

Mel Gibson’a soralım…

2004’te “Tutku: İsa Mesih’in Çilesi” filmini çekti. Hz İsa’nın Yahudiler tarafından çarmığa gerilişini anlattı. Evet, bunu Hollywood’da yaptı. Şaşırtıcıydı. Lobilere geldi! Daha sonra doğru düzgün projede yer alamadı. Eli yüzü düzgün iş yapamadı. Mel Gibson gibi biriyseniz direnmeniz biraz daha mümkün. Ama değilseniz, zaten o filmi hiçbir zaman yapamazdınız. Ve elbette filmin konusu Hristiyan kaynaklarına sadık olduğu için de toplumsal destek alabildi.

İstisnalar elbette var. Hiçbir sistem gediksiz değil. Zaten Hollywood, varlığı itibariyle paraya yaslandığı için, haddinden fazla gedik barındırıyor. Hollywood tiranlığını yıkacak olan da yine bu olacak gibi…

Hep Hollywood’daki malum filmlerden bahsediyoruz. İsmini vermek istemeyen filmler değil bunlar elbet. Bahsedelim…

Her biri Oscar (dünyanın küresel sinema havuzunun zihinlerdeki yegane onay makamı) almıştır…

Hayat Güzeldir, Piyanist, Münih, Schindler’in Listesi, Anna Frank’ın Günlüğü, Umut Bahçesi, vs…

Bu filmlerin tamamı, Hollywood’un yıldız sisteminin ürünü olan meşhur simalar sayesinde zihninizde yere sahip. Zaten kendi yıldız sistemini oluşturan ve bu galakside uzaycılık oynayan Hollywood, parlattığı yıldızların olmadığı projelerin satılamayacağı, izlenmeyeceği ve dağıtılamayacağı garantisiyle rahat hareket ediyor.

 

Siyonizmi aklamanın Üst Akıl Oyunları: Hollywood

Gelelim Kudüs’e…

Bütün bu Hollywood korelasyonu içerisine Kudüs’ü nasıl yerleştiririz?

Müslüman coğrafyaların haberdar olmadığı ya da farkına varamadığı bu amansız dehlizde Kudüs merkezde yer alıyor. Siyonistlerin Kudüs’ten başka önemsediği ne var ki!

Süleyman Mabedi’ni yeniden yapmak… Tanrı’yı kıyamete zorlamak… Evanjelizm… Siyonizm… İşgal… Filistin… Birleşmiş Milletler… ABD… Trump… Hollywood…

Formül gayet basit değil mi?

Tam da Kudüs’ün Osmanlı idaresinden çıkışının 100. yılında…

Tam da Kudüs’ün Osmanlı idaresine girişinin 500. Yyılında…

Tam da Belfour Deklarasyonu’nun 50. yılında…

-Trump ayarında biri bile olsa- Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme kararı tesadüf olabilir mi?

Peki, bu planın neresinde duruyor Hollywood?

Bahsettiğim çerçevede Hollywood vazifesini yerine getirdi mi?

Hollywood, ABD’yi aklama projesidir. Küresel manada ABD ise Siyonizm demektir. Haliyle, doğrusal bir mantıkla, Hollywood’un Siyonizmi aklama projesi olduğunu söyleyebiliriz…” demiştim… Hakkıyla izah edebildim mi?

Bitmedi…

 

Üst Akla karşı tek çıkış yolu: Üst Gönül

Hollywood bütün bunları yaparken biz ne yapıyoruz?

Kocaman bir HİÇ!

Para içinde yüzen Körfez…

İslam coğrafyası ve mazlum milletlere liderlik yapan Türkiye…

Dünyanın bütün antisiyonistleri (artık ne kadar isek)…

Hollywood’un amansız saldırılarına karşı bu denli savunmasızken ne yapıyor?

Hadi Hollywood ayarında işler yapamıyorsunuz. Hakkınız var. Bir asırlık tecrübe söz konusu. Daha yiyecek çok fırın ekmeğimiz olduğu hakikat.

Fekat bu denli savunmasız bırakılmamız neden?

Savunma namına ne yapılabilir?

Bu sorunun cevabı da başka yazıya bırakalım.

Teşhisi koyabildik mi? Anlatabildik mi? Şu an meselemiz bu.

Doğru teşhisten sonra tedavi etmek kolay…

Şu kadarını söyleyeyim…

‘Üst akıl’ denen hergeleyi yenebilecek tek şey ‘üst gönül’dür. Şu an ülkemizin dünya nezdindeki itibarının tek mümkünatı da budur. Gönül yolunun altını çizip, üstünde yürüdükçe kötülüğü yenebiliriz.

Türkiye, ‘üst gönül’ organizasyonunun şu an dünyadaki yöneticisidir. Hollywood gibi şeytani organizasyonların üst akıl eliyle hücum etmesine, ‘üst gönül’ toplumları yeni bir sinema ile (ve bağlı insani adımlarla) karşı atak geliştirmezse (savunma değil, atak), tarihin tekerrüründe acı bir leke olmaktan öteye geçemeyeceğiz.

Abdülhamit Güler
Mücerret

www.mucerret.com

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*